Bir kırsala dönüş hikayesi

Aslında bu yazıyı yazmak için güneşli bir günü bekliyordum. Bizim hayattaki masaya geçecek, kahvemi alacak, açık havada keyifle yazacaktım. Lakin Mart’ın gelmesiyle birlikte yağmur durmadı. Durmasın, geç bile kaldı, o ayrı. Durum böyle olunca, içeride, soba başında yazıyorum kırsala dönüş hikâyemi. Soba da fena ambiyans yaratmadı hani…

kırsala dönüş

Hep bilindik hikâye aslında. Ofis, plazalar, günün üçte birinin dört duvar arasında geçmesi, güneşi görememek, tüketmekten tükenmek, yaptığın işlerin sonuçlarını somut şekilde görememek, yaratıcılığının, hayal gücünün, sezgilerinin günden güne körelmesi, doğadan ve kendinden git gide kopmak… Benim güzel bir işim vardı gerçi, doğa koruma alanında çalışmamdan ötürü ara sıra doğaya dokunabiliyor, nefes alabiliyordum. Yine de İstanbul’da yaşamak, her sabah Kadıköy’den Levent’e geçmek, elimdeki kitabın en heyecanlı yerinde, yani hiç müsait olmayan bir zamanda ‘müsait bir yerde’ inmek, okuduklarımın etkisi hala sürerken ve arkadaşlarımla uzun uzun sohbet etmek isterken bir ‘günaydın’la yetinip outlook’u açmak, dışarıda olmayı deli gibi isterken yalnızca camdan bakmak, bütün bunlar ancak belli bir süre yapabileceğim şeylerdi. Belli bir süre diyorum çünkü yaptığım iş de, tanıdığım insanlar da, İstanbul’da yaşamak da bana çok şey öğretti, asla yapmamalıydım demiyorum bu nedenle. Lakin hayat uzun bir yol ve bazen bir dönemecin önünde durup karar vermeniz gerekiyor. Benim için, uzun zamandır merak ettiğim o dönemece girmenin zamanı gelmişti sadece.

kırsala dönüş

Ne zaman başladı doğaya kaçma merakım bilmiyorum ama 3 yıl kadar önce Jack Kerouac’ın Zen Kaçıkları’ndan baya’ etkilendiğimi hatırlıyorum. Hatta o zamanki yöneticime gidip pat diye ‘ben dağa kaçıcam’ deyince kadıncağız ciddiye alıp üzülmüştü. O gün bu gündür aklımdaydı hep doğada yalnız başıma yaşama düşüncesi. Sonradan anladım ki yalnız başına yaşamak öyle her yiğidin harcı değilmiş.

Beni harekete geçiren şeylerden birincisi benim çok kolay gaza gelen bir insan oluşum, ikincisi ise etrafımda hayal ettiğim şeyleri yapan insanların oluşuydu. Her ne kadar Durukan (Ormanevi’nin ilk sakinlerinden) bunu bir kaçış olarak değil, bir seçim olarak nitelendirmeyi tercih etse de, yaptığı şey benim ‘kaçış’ planlarıma uyuyordu. İşi bıraktı, kuzeni ve iki arkadaşıyla birlikte dedelerinin köyüne yerleşti, kendine yeterliliğin olduğu, üretken bir yaşam kurmak için harekete geçti. Bu da bana cesaret verdi, hayal ettiklerimin gerçek olabileceğini gösterdi, ilham oldu. Evet, Ormanevi dağ tepesinde ya da orman içinde değildi ve evet Durukan yalnız da değildi ama benim hayal ettiğim ‘sade’ yaşam burada hâkimdi. Üstelik benim hesaba katmadığım bir şeye daha sahipti burası, ‘şenlikli’ bir yaşam. Hele bir de kırsalda yaşamın düşündüğüm kadar kolay olmadığını, hatta hiç kolay olmadığını ve kolektif şeklinde üretmenin keyfini gördükçe yalnızlık fikri cazibesini yitirmeye başladı.

ormanevi

Velhasıl gelip gitmeye başladım bizim Ormanevi’ne, nasıl oluyormuş bu işler diye. Her gelişimde dönüş çok zor oluyordu, şu anda bizi ziyarete gelen arkadaşlarımın buradan döndüklerinde söylediği gibi (Bir arkadaşım döner dönmez istifa etti!). Her dönüşümde şehirde yaptıklarım daha bir anlamsız geliyordu. Sokaklarda dip dipe, birbirinden gereksiz şeyler satan dükkânlar, gökyüzüne bakmak için başımı her kaldırdığımda göz göze geldiğim dev reklamlar, telaşlar, koşuşturmacalar, rekabet, karmaşa, kirlilik… Bense sadelik istiyordum, yalnızca sadelik.

Kırsala yerleşmeye karar verdikten sonra yaklaşık bir sene daha çalıştım. Bu süre içinde aldığım her giysiye ‘bunu köyde giyebilir miyim’ gözüyle baktım. Kredi kartımı iptal ettim, borçlarımı kapattım. Kenara az biraz para koymaya başladım ama göz korkutmasın, gerçekten az. Nasıl ve nereden başlayacağımı bilmiyordum ama zamanı geldiğinde ‘yol’un karşıma çıkacağından emindim. Ve çıktı da. İşi bırakmadan birkaç hafta önce, 3 ayımı geçirdiğim Gündönümü Çiftliği’nin sahibi sevgili Aysun Sökmen’le kesişti yolumuz.ormanevi

İneklerle tanışmam bu çiftlikte çalışmaya başlamamla oldu. Öncesinde pek tanımadığım inekler hakkında çok ilginç şeyler öğrendim burada. 160 inek, başka bir deyişle 160 ayrı kadın, 160 ayrı karakter… Her birine yaklaştığında ayrı tepki veriyor, kimi hemen yanına gelip tanışıyor, kimi uzaktan uzunca bir süre sadece göz ucuyla süzüyor. Kiminin saçı düz kiminin kıvırcık, kimi ‘balık etli’ kimi atletik, kimi sakin kimi agresif, kimi naif kimi muzip… Karakteri her ne olursa olsun, inekler genel olarak çok meraklı ve çok eğlenceli hayvanlar. Bizim sahip olmadığımız bir mizah anlayışına sahip olduklarını düşünüyorum. Kaptırmışken inekler ve bakmakla sorumlu olduğum buzağılarla ilgili daha çok şey yazmak isterim ancak bu yazımın konusu bu değil. Bu nedenle ineklerle olan maceralarımı başka bir yazıya saklıyor ve bir fotoğrafla noktalıyorum bu kısmı.

ormanevi

Gelelim Ormanevi’ne. Çiftlikten ayrılmamla Durukan’a yazdım, kırsalda yaşayabileceğim ve çalışabileceğim, bildiğin bir yerler var mı diye. Bu arada onlar çoğalmış, 5 kişilik bir kolektif olmuşlar. Durukan kolektifle konuşmuş ve aldıkları ortak kararla beni kolektife dâhil olmak için davet ettiler. Yönetim kurulunda olduğum Ormanevi Derneği’ne de proje yazacak ve finansal işlerle ilgilenecek birileri gerekiyormuş hem, o boşluğu da doldurmuş olacaktım böylece. Kolektif yaşam daha önce deneyimlediğim bir şey değildi. Her ne kadar üniversitedeki öğrenci evlerinde kalabalık güruhlar halinde yaşadıysak ve harcamalarımız dâhil birçok şeyimiz ortak olduysa da ortada birlikte çalışarak ve birlikte üreterek, birlikte kazanma durumu yoktu. Üstelik üniversitenin üzerinden beş sene geçmiş ve ben çoktan bireyselliğe alışmıştım. Bütün bunlara rağmen heyecanlandırdı beni kolektif yaşam fikri. Ayrıca kırsalı ve doğayı, tek başıma ayakta kalacak kadar da tanımıyordum. Dolayısıyla davetlerini kabul ederek göçtüm bu kez de Ormanevi’ne…

kırsala_dönüş

Hikâye burada yeni şekillenmeye başlıyor aslında. ‘Giriş’ kısmı böyleydi, bundan böyle deneyimleyeceklerim, başıma gelecekler, buraya yazacaklarım ise hikâyenin ‘gelişme’ kısmını oluşturacak. Yaşadıkça da yazacağım, paylaşacağım deneyimlerimi. Şimdilik her şey güzel gidiyor. Üretmek, sağlıklı yiyip içmek, toprakta çalışmak, Pan’la (yavru köpeğim) vakit geçirmek, doğadan aldığım ilhamla yazmak, çizmek, bisiklete atlayıp dağ tepe gezmek, en önemlisi de bunca yıldır özlemini duyduğum özgürlüğü dibine kadar hissetmek, bunların hepsi çok güzel. Bir de sobada çay demlemek…

Esen kalınız.

Ormanevi’nden Mine

Kaynak: http://ormanevi.tumblr.com/

Detaylı incelemek ve Ormanevini tanımak için: https://www.facebook.com/ormanevimiz/timeline

Gezginler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir