Bir gözyaşıdır Küba

Ben Küba’yım.

Günün birinde Kristof Kolomb buraya gelmiş ve seyir defterine yazmıştı:

”Burası insan gözünün görebileceği en güzel kara parçası.”

Teşekkür ederim Sinyor Kolomb.

Beni ilk gördüğünde ben şarkı söylüyor ve gülüyordum.

Palmiyelerimin yapraklarını salladım yelkenlerini karşılarken.

Gemilerin mutluluk getirdi diye düşündüm.

Ben Küba’yım.

Gemiler şekerimi aldı ve bana gözyaşları bıraktı.

Şeker ne ilginç şey, Sinyor Kolomb.

İçinde ne kadar çok gözyaşı var ama yine de tatlı.bir-gozyasidir-kuba

Mücadele, Devrim ve Sosyalizm

20. yüzyılın ortalarına doğru Amerika’nın da desteklediği Batista diktatörlüğünü ilk etapta halk benimsemişse de zaman içinde zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olmasına, adanın iyiden iyiye kumar, uyuşturucu ve seks batağına dönüşerek Amerikan mafyalarının ve kodaman işadamlarının (neredeyse aynı şeydir zaten mafya, işadamı ve CEO) kara para akladığı bir oyun bahçesi haline gelmesine halk daha fazla tepkisiz kalmayarak uzun soluklu bir gerilla savaşına girişmişlerdir.

Hapisten çıkan Fidel Castro, ’56 Kasım’ında kardeşi Raul Castro ve Che Guevera önderliğinde üç ayrı gerilla gücü ülkenin en doğusundan başlayarak her durdukları köy ve kasabada yanlarına katılan çiftçiler, ögrenciler, işçiler ve askerlerle güçlerine güç katarak (Allah Allah sesleriyle olmasa da) yavaş yavaş Santa Clara’ya kadar ilerlerler. Bu süreçte Kumandan Che, Bayamo’daki Sierra Maestra dağının yükseklerinden adaya gerilla radyosu yayını yaparak tüm halkı mücadele konusunda haberdar eder ve bilgilendirir. Santa Clara meydanındaki muharebede resmi ordu yenilir ve devrimin tarihi olacak olan 1 Ocak 1959’da Batista ülkeden kaçar. Bu muharebe yalnız Küba tarihinin değil aynı zamanda dünya tarihinin de bir dönüm noktası olmuştur. Ardından Guevara’nın güçleri Havana’ya gelip 2 Ocak 1959’da şehri işgal ederler. Devrimle birlikte sosyalist üretim biçimini benimseyen Küba devleti bugün kanlı canlı bir şekilde sosyalizmin bir ütopya olmadığının en somut kanıtıdır.bir-gozyasidir-kuba

La Habana’dan Sevgilerle…

Bizim bir aylık seyahatimizin ilk durağı, devrimin son durağı olan, Küba’nın başkenti Havana.

Amerika’da Utah Üniversitesi’nde ekonomi alanında doktora çalışmaları yapan bendeniz Salt Lake City’den son derece maceralı bir yolculukla başıma gelmedik iş kalmayarak 4 uçak değiştirip, havaalanlarında uyuyup 30 saat süren bir aksiyonun ardından Meksika’nın Cancun şehrine geliyorum. Cancun’da bir kaç gün kalarak antik Maya şehri Chichen Itza‘yı ziyaret ediyorum. Daha sonra Küba devlet havayolu şirketi Cubana Aviacion’un, Amerikan havayolu şirketlerinin de filolarında bulunan, bir A320’si ile şükür Havana’ya varıyorum. Edirne otogarından hallice olan Jose Marti Havalimanı’nda beni Havana Üniversitesi’nde İngilizce dersleri veren Ramiro hoca karşılıyor.

”Amerikan rüyası” bombardımanına maruz kalmış çoğu çocuk gibi ilkokuldayken benim için de bir rüyaydı Amerika; o kadar ki, biz Gaziosmanpaşa’dan Kilyos’a gidemezken 23 Nisan’da katıldığım bir radyo programında en büyük hayalimin Amerika’ya gitmek olduğunu söylemiştim program yapımcısına. Bugünse açtığı savaşlar ve uyguladığı ekonomik emperyalizm ile neredeyse tüm insanlığın kabusu olan Amerika denilen bataklıktan kalkıp fakir dünyanın ekmeği olan umutlar ülkesi Küba’ya ayak basıyorum. İnsanlık için değilse de benim için çok büyük bir adım.bir-gozyasidir-kuba1

Bu Şehir Girdap Gülüm..

Havana’da gözümü alan ilk şey şehrin eklektik mimarisi oluyor. İspanyol sömürge dönemine ait 300-400 yıllık tarihi binalar ve Amerikan döneminde inşa edilmiş daha yeni ve modern binalar ilginç bir harmoni oluşturuyor. Hemen dikkat çeken bir diğer şey ise sokaklardaki rengarenk vintaj arabalar. 50’lerden kalma, neredeyse antika değeri olan üstü açık Chevy’ler, Plymouth’lar, Bel-air’lar, Cadillac’lar… Sonra tabii ki 80’lardan kalma Moskovich ve Lada’lar… Büyük bir şehir olmasına karşın trafik ve trafik kuralları yok denecek kadar az.

Habana Vieja, ya da Türkçesiyle Eski Havana, şehrin en hareketli ve en turistik muhidi. Bizim İstiklal Caddesi’nin kısa ve darı olarak tasvir edebileceğim Obispo Caddesi, banka, döviz bürosu, lokanta, kafe, eczane, hotel, fırın, hediyelikçi vs.. aradığınız herşeyi bulabileceğiniz, tüm turistlerin, ve tabi hanutçuların, takıldığı başlıca caddelerden. Obispo’nun doğu ucundaki Plaza de Armas sahaflarla dolu bir meydan. Tezgahlarda Che’nin ve Fidel’in eserleri ön plana çıkıyor. Burdaki eskicilerde Sovyet malı köstekli saatler, komünizm öğeli posta pulları, Küba film posterleri, Che Guevera’nın merkez bankası başkanılığı yaptığı dönemlerden kalma kendi imzasının olduğu paralar, beyzbol kart koleksiyonları vs.. de bulabilecekleriniz arasında. Ben de burdan kendi kütüphaneme Fidel’in 2007’de yazdığı Reflectionsile 1953’te çıkarıldığı mahkemedeki çarpıcı konuşmasının metni olan History Will Absolve Me‘nin Havana’da basılmış İngilizce versiyonlarını alıyorum.Cathedral_of_Havana

Barok mimarinin Amerika kıtasındaki en önemli örneklerinden olan San Cristobal Katedrali’nin bulunduğu Plaza de Catedral (Katedral Meydanı) Plaza de Armas’ın hemen iki blok çaprazında. Görece küçük bir meydan olsa da katedralin üç balkonlu çan kulesine çıkıp şehri kuş bakışı seyrediyoruz. Küba şehirlerinde dikine kentleşilmediği için fazla yüksek bina yok, bu yüzden de nerdeyse her şehirde bulunan katedral kulelerinden bulunduğunuz şehri boydan boya görebiliyorsunuz. Katedral Meydanı’ndan güneye inen San Ignacio Caddesi’ni takip ederseniz Plaza Vieja’ya varırsınız. Bu meydanın kuzeydoğu köşesindeki Museo del Chocolate’da içtiğimiz sıcak ve soğuk çikolatalar genelde vasat olan Küba mutfağının uzak ara en iyileriydi.

Havana gecelerinin çoğunu bir şişe rom alıp bizim Bebek sahilinin sosyalist muadili olan Malecon’da Kübalılar yoldaşlarla gitar çalıp söyleyerek geçiriyoruz. Küba’da insanlar son derece dost canlısı, güler yüzlü, sevecen, konuşkan ve sosyal. Kimse kendini eve hapsedip bilgisayar, plazma tv ya da oyun konsolu başında vakit öldürmüyor. Küba’da ev ile sokak arasında keskin çizgiler yok, insanlar mütemadiyen evlerinin önünde oturup sohbet ediyorlar, domino oynuyorlar, müzik yapıyorlar. Ülkemizde de maalesef furya haline gelen AVM konseptli rezidanslar ve özel güvelikli siteler sağolsun sokaklar peyderpey günlük yaşamın bir parçası olmaktan çıkıyor. Burada ise sokakta hayat var.Küba

Vedado’daki Devrim Meydanı ve Centro Habana’daki Devrim Müzesi devrim haccımızın Havana’daki duraklarından. Meydandaki içişleri bakanlığı binasının üzerindeki, fotoğraflarını sık sık gördüğümüz, meşhur Che duvar çalışması ile hemen yanındaki telekomünikasyon bakanlığı binası üzerindeki benzer Camilo Cienfuegos eserinin gece ışıklandırılmış halinin çok daha etkileyici olduğunu söylemeliyim. Plaza de la Revolucion’nun biraz batısındaki Colon Mezarlığı’na gidip kabristan ziyaretlerimizi yerine getiriyoruz. Buena Vista Social Club’ın rahmetli üyelerinden İbrahim Ferrer’in, Amerika’dan gelen profesyonel boks müsabakası tekliflerini ”Sekiz milyon Kübalı’nın sevgisinin yanında bir milyon Amerikan doları nedir ki?” diyerek geri çeviren Teofilo Stevonson’ın, Küba devriminin devrimci fotoğrafçısı Alberto Korda’nın, gelmiş geçmiş en büyük satranç oyuncusu Jose Raul Capablanca’nın ve Fidel’in yoldaşı devrimci yazar Nicolas Guillen’in kabirleri başında ruhlarına El-Fatiha okuyoruz.

Domuzlar Körfezi Meselesi

Varadero
Varadero

Havana’da geçirdiğim bir haftanın ardından planlandığı üzere yoldaşım Ersan, onun kuzeni benim de arkadaşım olan Ali ve Ali’nin iş arkadaşı Volkan’ın da Havana’ya gelmelerinin ertesi günü bir Willys’in arkasına atlayıp Küba’nın en Küba olmayan şehri Varadero’ya geçiyoruz. Küba ve devrimle hiç bir alakası olmasa da gözlerinizi kamaştıran bembeyaz sahilleri ve açık mavi denizi ile Varadero bir kaç gün geçirip dinlenmek için gidilebilecek Havana’ya fazla uzak olmayan bir sayfiye yeri.

Sonra şehirlerarası otobüs şirketi Viazul’un bir seferiyle Domuzlar Körfezi olarak bilinen Bahia de Cochinos‘a doğru yollanıyoruz. Yolda Boca de Guama’da durmuş timsah çiftliğini gezerken kanalın sonundaki göl üzerinde kurulmuş Taino köyünde bir gece geçirmeye karar veriyoruz. Rivayete göre yüzyıllar evvel İspanyollar adayı sömürürlerken Taino kabilesi kıymetli taşlarını İspanyollar çalmasın diye göle atmışlar; o gün bugündür göle Laguna del Tesoro yani Define Gölü deniyor. Bizimkisi öyle çok turistik bir seyahat olmadığından genelde Kübalıların evlerinde kalıp, onlarla yiyip içip, beyzbol maçlarına gidip, domino oynayıp, sallanan sandalyelerde mojito ve puro üzeri sohbet ettiysek de burada halk ikamet etmediği için göl üzerine kurulmuş tahta kulübelerde kalıyoruz. İnternetteki Küba sitelerinde ve turist rehberlerinde pek detaylı bilginin olmadığı bu köy Acun denen adamın Survivor Adası muhabbetini andırıyor. Akşam köydeki lokantada timsah eti yiyoruz. Tavuk ile ıstakoz arası bir tadı olduğunu söyleyebilirim.

Taino köyü
Taino köyü

Gece sivrisineklerle giriştiğimiz survivor oyununda dördümüz de elenerek sabah ilk tekneyle Survivor: Sinekler Devrimciler adasına veda ediyoruz. Yakaladığımız bir Transtur otobüsü ile Australia’dan geçerek önce Playa Larga’da kısa bir tur atıyoruz, sonra da büyük çıkartmanın yapıldığı Playa Giron kasabasına varıyoruz. Bizimkilerin müzeyle pek alakaları olmadığı için onları otelde internetin başına bırakıp hemen Domuzlar Körfezi İstilası’nı anlatan Museo de Playa Giron‘a giriyorum.

  • Devrimden kısa bir süre sonra Amerikan yatırımları dahil tüm özel girişimlerin kamulaştırılması üzerine Eisenhower yönetimi duruma müdahale edip Küba’ya ”demokrasi” ve ”özgürlük” getirmek ister, her zamankinden. 1961’de, CIA güdümlü devrim karşıtı ve mandacı bir grup Kübalı resmi Küba Hava Kuvvetleri’ni bitirmek maksadıyla Playa Giron ve Playa Larga’ya çıkartma yaparlar. Küba İstihbarat Servisi sayesinde planı daha önceden haber alan Fidel, bölgedeki uçakları bir hafta evvelden geri çeker ve körfezdeki üsse fazladan asker konuşlandırır. İstilacılar adaya çıktıklarında Küba deniz kuvvetleri istilacıların gemilerini batırırlar ve kaçacak yerleri kalmayan istilacılar sahilde hapsolurlar. Yaklaşık 1400 istilacının 100 küsüru öldürülürken geri kalanlar rehin alınır. 3 gün süren istila girişimi Amerika adına müthiş bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Küba devleti bir sene sonra rehineleri ilaç, gıda malzemesi ve tıbbi ekipman karşılığında Amerika’ya iade eder.
  • Domuzlar Körfezi istilası Soğuk Savaş döneminin dönüm noktalarındandır. Küba halkının bu direnişi sosyalist kutba güç kazandırmış ve dengeyi Sovyetler lehine çekmiştir. Castro’nun bu planı gerçekten Küba istihbaratı yoluyla mı yoksa CIA’ye sızmış KGB ajanları üzerinden mi öğrendiği ise bende bir muammadır. Müzede istiladan kalan bir tank, bir uçak, çeşitli silahlar, roketatarlar, fotoğraflar, dokümanlar, çatışmada ölenlerin nüfus cüzdanları ve harita üzerinde taktikler sergilenmekte.

Giron’dan ayrılmak için Viazul beklerken biz yaşlarda İtalyan bir çift ile tanışıyoruz, Margherita ve Stefano. Karayiplerde otantik bir tatil maksadıyla Küba’ya gelmiş çoğu turistin aksine onlar da bizim gibi sosyalist kültür ve tarih turizmi için buradalar. Türk olduğumuzu öğrenince hemen çantalarından Suriye bayrağı çıkartıyor ve Amerikan emperyalizmine karşı Esad’ı desteklediklerini söylüyorlar. Bunun üzerine zaten pek de dakik olmayan Viazul’u yaklaşık 40 dakika beklerken derin bir siyasi diyaloğa giriyoruz. Bu muhabbetten sonra İtalyan yoldaşlarımızı seyahatimizin geri kalanına dahil ediyoruz. Her yere beraber gidip, her şeyi beraber yapıp, denk getirebildiğimiz yerlerde aynı evlerde kalıyoruz.

Güneyin İncisi CienfuegosCienfuegos

Bir sanayi şehri olan Cienfuegos, Havana’dan bu yana geldiğimiz ilk büyük şehir. Koordinat sistemine göre inşa edildiği için kaybolmak neredeyse imkansız. Wenceslao’nun evine yerleştikten sonra hemen şehir turuna başlıyorum. Paseo del Prado’yu yüyüyerek şehrin göbeğindeki Jose Marti Parkı’na gelince ne görelim!! Raul Castro bu parktaki ağaçların yerlerini değiştirip buraya AVM ve rezidans olarak kullanılacak bir topçu kışlası inşa edeceği için ortalık biber gazından geçilmiyor. Desem de inanmayın; burada öyle şeyler olmuyor. İnsanlar parklarda oturup sosyalleşiyorlar, birbirleri şiirler okuyorlar, şarkılar söylüyorlar, ve tabii ki puro ve rom içiyorlar. Kimsenin parklara AVM ya da başka çirkin betonerme yapılar inşaa ettiği yok.

Parkın etrafındaki Teatro Tomas Terry, Palacio Ferrer ve Catedral de la Purisima Concepcion Cienfuegos’un dikkat çeken mimari yapılarından. Meydandaki galerilerden birinde Sovyetlerin çözülüşünü ve Amerikan emperyalizmini anlatan siyasi bir sergi ilgimi çekiyor. Hoşuma giden tablolardan birinde Kremlin Sarayı bowling kukaları olarak tasvir edilmiş ve bir bowling topu saraya doğru gidiyor. Bir diğer ödüllü tablodaysa bir matruşka bebeğinin içinden Mickey Mouse çıkıyor.

Havana’dan uzaklaştıkça turizm de azalıyor, turistlerden para koparmaya çalışan ”jineteros” da azalıyor. Havana’dan uzaklaştıkça şehirler güzelleşiyor, insanlar güzelleşiyor. Küba’nın gerçek yüzünü görmeye başlıyoruz. Cienfuegos’ta tanıştığımız Marcel ve arkadaşları ile gündüzleri mahalle maçı, akşamları da domino ve bilardo oynuyoruz. Gençler hayat dolu. Kimisi Fidelismo’dan şikayetçi kimisi de Raul’un piyasa reformlarından… Havana’daki bazı gençler gelen zengin turistleri görüp geldikleri ülkelerde herkesin o turistler gibi zengin olduğunu zannederek Amerikan rüyasının peşinde koşuyorlar. Ama Küba’nın genelinde bu böyle değil. Genç nesil komşunun bahçesinin daha yeşil olduğunu düşünürken devrimin birinci ve ikinci jenerasyonu rejimin kazanımlarının farkında ve Küba’nın ihtiyacı olan şeyin piyasa reformları değil daha fazla sosyalizm olduğunu söylüyorlar.

Trinidad’ın 500. YılıTrinidad

Cienfuegos’ta hakkettiğinden az kalıp Trinidad’a gidiyoruz. Türkiye’deki yolsuzluk, ayakkabı kutuları ve gösterileri yolda bakmak için aldığımız komünist parti gazetesi Granma’dan öğreniyoruz. Granma’da ya da diğer bir gazete Juventud Rebelde’de öyle çarşaf çarşaf, çok avantajlı ödeme imkanları olan, kendini 10 yılda amorti eden ve her yere sadece 5 dakika mesafedeki rezidans ve yaşam alanı reklamlarından eser yok; hatta hiç reklam yok. Demek ki reklamsız gazete olabiliyormuş.

Trinidad Küba’nın Havana’dan sonraki en turistik kenti sayılır. Şehirde tatlı bir telaş var. Herkes devletin dağıttığı boyalarla evinin badanasını yapıyor. Belediye yol çalışmaları yapıyor. Museo de la Lucha Contra Bandidos, San Franciso Manastırı, Cantero Malikanesi gibi önemli binalarda restorasyon çalışmaları var. 1514’de bulunan Trinidad 500. yılına hazırlanıyor.

Buradaki sanat ortamı Havana’dan daha etkileyici. Plaza Mayor’a çıkan taş sokaklardan birindeki neredeyse bütün dükkanlar resim galerisi. Ben de dayanamayıp yerel ressamlardan Alejandro Kane’den bir kanvasa sepya yağlı boya Ibrahim Ferrer tablosu ile kanvasa karbon yağlı boya bir Che portresi alıyorum. Ertesi gün hava bozup yağdığı için Margherita ve Stefano ile Playa Ancon’da çıkmayı planladığımız katamaran turunu iptal edip Ersan ile meydanda bir kahvehanedeki satranç turnuvasına katılıyoruz. En son 7-8 sene evvel oynadığımız için biraz paslanmışız. Ama dayılar çok iyi, ilk turda canımıza okuyorlar.

Küba’da gıda sektörü kar maksimizasyonu odaklı işlemediğinden, yiyeceklerin lezzetini arttıracak, görüntüsünü güzelleştirecek, raf ömrünü uzatacak katkı maddeleri ve kimyasallar kullanılmıyor. O yüzden yemekler öyle pek de lezzetli sayılmaz ama kapitalist ülkelerde yaşayan bizlerin aksine burda insanların ne yiyip ne içtiği belli en azından. Yine de Küba’da en güzel yemekleri yediğimiz iki mekandan biri Havana Cerro’daki Enzo dayının yeri La Bruschetta ve Trinidad’ın merkezindeki El Paraito. Hamburgerleri, pizzaları, herşeyleri çok güzel.. Üstelik fiyatlar turist pesosu değil, normal peso cinsinden olduğundan menüsü çok ekonomik. Mekan ve menü fast food restoranlarını andırsa da Kübalıların yavaşlığında hızlı yemek diye bir şey söz konusu olamaz, bir burger 40 dakikada filan çıkıyor.

Kahraman Gerilla Şehri Santa Clara31 Cuba - Santa Clara - Bronze Statue of Che Guevara and the Child of the Revolution by Spanish Sculptor Casto Solano Marroyo

Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik; sonunda Che Guevera’nın mozolesi, müzesi ve anıtının bulunduğu Santa Clara’ya geldik. Evimize yerleştikten hemen sonra bir at arabasına atlayıp şehrin batı girişindeki komplekse gidiyoruz. Yeni yıla bir kaç gün kala şehirde devrim ve yeni yıl kutlamaları var. Hava yağmurlu. Anıtın arkasındaki devrim şehitleri mezarlığından giriyoruz komplekse. Hemen anıtın altındaki müzede Che’nin şahsi eşyaları, tabancası, dürbünlü tüfeği, üniforması, elbiseleri, kullandığı tıbbi araç gereçler, piposu, radyosu, Zenith marka fotoğraf makinesi, mektupları, çocukluk fotoğrafları, Sierra Maestra dağındaki gerilla foroğrafları, Bolivya fotoğrafları vs. sergileniyor. Hemen yandaki odada Bolivya’dan 1998 yılında alınan naaşı duvara gömülmüş. Anıt ise tek kelimeyle muhteşem. Comandante’nin mezarının başında sol elimiz havada yumruk, sağ elimiz sol göğsümüzde, başımız önde bir kaç dakikalık saygı duruşumuzu yaparken gözlerimiz doluyor. Bu zamana kadar gayet keyifli ve eğlenceli geçen seyahatimize ağır bir sükunet çöküyor.

Ertesi gün Santa Clara Meydan Muharebesi’nin kırılma anlarından biri olan Batista’nın gönderdiği asker ve mühimmat taşıyan trenin devrildiği yerde yapılmış Tren Blindado anıt müzesini ziyaret ettikten sonra yeni yıl ve devrim kutlamaları için Havana’ya dönüyoruz. Yolda Margherita, Raul’un devrim konuşmasının Santiago de Cuba’ya alındığını, Plaza de la Revolucion’da bu sene herhangi bir kutlama olmayacağını söylüyor. Üzüntü ve muz kabuğu.

Havana’ya döndüğümüzün akşamı Plaza Vieja’daki ülkenin tek mikrobiraevi olan Fabrica Vieja’ya oturup 5 bira söylüyoruz, biri demli. Biraları haydadıktan sonra elimizde bir şişe romla Malecon’a çıkıyoruz hep beraber. Saatler 12’yi gösterdiğinde El Morro kalesinden devrimin 55. yılına istinaden 55 pare top atışı yapılıyor. Hayat süprizlerle dolu; 2014’e çocukluk arkadaşım Ersan ve Ali ile Havana’da giriyor olmak üçümüzü de duygulandırıyor. Ardından Vieja’nın arka sokaklarında bir grup Kübalı rastafaryan ile sabaha kadar sokakta rom içip dans ederek kutluyoruz yeni yılı.

Viñales’
Viñales’

Viñalesliyem Ezelden Gönlüm Geçmez Güzelden…

Şimdiki durağımız dünyanın en kaliteli tütün tarlalarının olduğu Pinar del Rio. Şehirde kalmak yerine küçük bir kasaba olan Viñales’e gidiyoruz. Dağlar, palmiyeler, tütün tarlaları.. Böylesi güzellik görmedim. Hepimiz hemfikiriz, kesinlikle ama kesinlikle gezdiğimiz gördüğümüz yerler arasında en güzeli Viñales.

Sabah bir at gezisi ayarlayıp tütün tarlalarının içinden, alçıtaşı dağlarının arasından bir tura çıkıyoruz. Döndükten sonra dağa çizilmiş dev prehistorik duvar graffitisini görmek için evdeki bisikletlere binip giidyoruz. Aylardır internette baktığımız resimlerin içindeyiz artık. Bu graffitini 700 metre ötesindeki Mirador ise kesinlikle favori noktam. Mirador dört yanı dağların çevrili alçak bir tepe. Ama o nasıl bir manzara, anlatamam. Güneşi batırıp bisikletlerle kasabaya dönüyoruz. 4 saatlik at turunu takiben yaptığımız 2 saatlik bisiklet yolculuğunun ardından hepimizi kıçı olmuş tahta gibi, yürüyecek dermanımız yok. Komşumuz Mariano bizi evine davet edip kendi tezgahında bize puro üretimi ve puro sarımının inceliklerini uygulamalı olarak gösteriyor ve kendi eliyle sardığı puroları da bize hediye ediyor. İçtiğimiz Cohiba’ları aratmıyor Mariano’nun puroları. Viñales’te kaldığımız zaman zarfında çoğu geceyi Mariano dayının evinde puro ve rom üzeri muhabbetle söndürüyoruz.

Son durağımız, devrim sonrasının ormanlaştırma projelerinden biri ve eko-turizmin Küba’daki başkenti cennet mekan Laz Terrazas. Dağların ortasında bir göl, ve gölün etrafında bir küçük bir kasaba Las Terrazas. Burada da evlerde kalmak yerine Banos del San Juan’daki ağaç evlerde konaklıyoruz bir kaç gün. Laz Terrazas’lı meşhur şarkıcı Polo’nun Zeki Müren misali müzeye dönüştürülen evi ve ünlü ressam Lester Campa’nın atölyesi görülmesi gereken mekanlardan. Hızlı bir canopy turu ile kasabayı kuş bakışı geçebilirsiniz.

Yine, yeniden Havana’dayız.

El Morro Kalesinin burcundan Havana’ya son kez bakıyorum. Vakit tamam. Ne garip duygu şu ayrılık. Margherita geliyor aklıma. Bir açıklaması vardır elbet giderken Amerika’ya. Türkü tadında yaşamak isterdim Küba’yı. Ne mümkün. Yine dönüyoruz beyaz yakalı plastik hayatımıza. Salt Lake City’de bahar döneminin ilk ders günü kampüse giderken kendimi zombilerin arasında yürüyormuş gibi hissediyorum. Hiç gitmese miydik, hiç görmese miydik acaba bu devrim ülkesini?!

*Anıl Aba – Sendikaorg

anil.aba@economics.utah.edu

Gezginler

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir